fbpx
İstanbul'da Ramazan

Hep duyarız büyüklerimizden ‘nerede o eski Ramazanlar’ diye. Muhtemelen bizden sonra gelenler de bizden duyacaklar aynı cümleyi ama şu bir gerçek ki Eski İstanbul’da Ramazan gerçekten farklıymış… Biz de bu yazıda İstanbul’da Ramazan denilince akla gelen kavramları yazıp, kısa kısa açıklamaya çalıştık.

Ramazan’ın Gelişi

Ramazan “ruyet-i hilal”in vuku bulması ile başlardı yani hilalin görünmesiyle. Üç aşağı beş yukarı Ramazan’ın ne zaman başlayacağı bilinmekle birlikte tam olarak hangi gün başlayacağı ancak hilalin görünmesi ile belli olurdu. Vaktin gelmesine yakın günlerde bahşiş meraklıları şehrin yüksek yerlerine, mesela Beyazıt Kulesi’ne, minarelere çıkarlar ve ayı gözlerlerdi. Akşam ezanı sonrasında hilali ilk gören yanına bir de şahit alıp koşa koşa ‘şeyh-ül islam’ın kapısında alırdı soluğu. Hilali gördüğünü yani ruyet-i hilalin vuku bulduğunu söyler, şahidin de onayından sonra kaptığı bahşişin aslan payını kendi cebine atar, şahide de bahşişin bahşişini verdikten sonra mutlu mesut evine giderdi.

Sonrasında şeyh-ül islam vezir-i azama, vezir-i azam da halifeye yani padişaha söyler, hilalin göründüğünü bildirirdi. Bundan sonradır ki asesler yani bekçiler ellerinde davullar sokak sokak gezer, manilerle Ramazan’ın geldiğini halka duyururdu. Mahya gerebilen camiler, bir iki haftadır  hazırlamakla uğraştıkları mahyaların kandillerini, minareye kaftan giydiren camiler kaftanların kandillerini, her ikisini de yapamayanlar da şerefelerin kandillerini yakarlardı. Böylece bekçileri duyamayanlar da Ramazan’ın geldiğini anlarlardı. Hemen o gece teravih namazı kılınır ve teravihten sonra da halk sokaklara çıkardı…

Diş Kirası

Sadrazamların Ramazan’ın dördüncü gününden itibaren konaklarında iftar daveti vermeleri gelenek halini almıştı. İlk üç günü aileleri ile vakit geçirmeleri için  adetten iftar daveti vermezlerdi. Konaklarda verilen iftarlar sadece sadrazamlara has değildi elbet. Şehrin önde gelenleri, makam, mevki ve para sahibi kişiler de konaklarında iftar davetleri verirlerdi.  Bu davetlerden sonra, katılanlara kese içerisinde bahşiş verilirdi. Bu bahşişe de ‘diş kirası’ ismi verilirdi. Diş kirası sadece yoksullara, ihtiyaç sahiplerine değil, hali vakti yerinde olsa da iftara katılan herkese verilirdi. Zira katılanlar, iftar sahibinin davetine icap ederek iftar sahibinin sevap kazanmasına yardımcı olmuşlardır.

Diş kirası tabirinin nereden geldiğine dair güzel bir hikaye vardır. Rivayet şöyle ki; Fatih Sultan Mehmed’in sadrazamlarından Mahmut Paşa, konağında verdiği iftarlarda dağıtılan nohutlu pilavların içine nohut şekli verilmiş altın parçaları atarmış. Kimisi farkına varmadan nohut niyetine altını dişleyince dişi kırılırmış. Neyse ki zaten dişlediği altın dişinin parasını çoktan ödemiştir bile.

Diş Kirası Kesesi
Diş Kirası Kesesi

Mahyacılık

Mahya kelime anlamı olarak ‘aylık’ anlamına gelmektedir, ‘mahiye’ kelimesinden türemiştir. Mahyalar sadece Ramazan ayı boyunca, bir ay süreyle şehirleri süsledikleri için bu isimle anılmışlardır. Ramazanda iki ya da daha çok minareli camilerin iki minaresinin arasına gerilen iplere kandiller asarak yazı yazma ya da şekil yapma sanatı olarak detaylandırılabilir. İslam aleminde sadece Türklere özgü bir gelenektir. Genel kanı ilk mahyanın 1614’te Fatih Camii müezzinlerinden Hattat Hafız Ahmet Kefevi’nin işlediği, iki minare arasında mahya benzeri çevresini I. Ahmed’in çok beğendiği ve İstanbul’da Ramazan ayında benzer yazıların cami minareleri arasına gerçekten yapılmasını irade buyurduğu yönündedir. Böylece ilk mahyanın bu iradenin ardından 1617 tarihinde, Sultanahmet Camii’nin minarelerine kurulmuş olduğu söylenir. Ancak mahyacılığın daha eskilere dayandığı, III. Murat döneminde İstanbul’a gelen Alman din ve devlet adamı Salomon Schweigger’in 1578’de çizdiği gravürden anlaşılmaktadır. Günümüzde elektrikli ampüllerle kurulan mahyalar, geçmişte kandillerle kurulurdu. Klasik anlamda bilinen son mahya ustası son halife Abdülmecid Efendi’nin kardeşi Seyfettin Efendi’dir.

Schweigger’in 1578 tarihli gravürü
Schweigger’in 1578 tarihli gravürü

Ramazaniyeler – Maniler

Divan edebiyatı şairlerinin Ramazan’ın gelişini kutlamak için yazdıkları şiirlere, kasidelere ‘ramazaniye’ adı verilmektedir. Ramazaniyeler genellikle padişaha veya sadrazama sunulurdu, karşılığında da kasidenin güzelliğine göre kendisine bir miktar bahşiş ihsan edilirdi. Bu ramazaniyelerin en çok bilineni Öziçeli Sabit’in (Uzuçeli Alaeddin Ali Sabit) Baltacı Mehmed Paşa’ya yazdığı ramazaniyedir. Ramazaniyeler nesib adı verilen ve Ramazan’ın faziletlerinden, oruç tutmanın faydalarından, kasidenin ithaf edileceği kişinin Ramazan ile ilişkilendirilerek anlatılan özelliklerinden oluşurken, dua bölümünde ise dua edilirdi.  Öziçeli Sabit’in ramazaniyesinin nesib bölümünden bir kısım:

Yevm-i şekk niyyetine şîre sıkarken yârân
Sıkboğaz etti basıp şahne-i şehr-i ramazân

Çilleye vesvesesiz girdi kapandı zâhid
Habs olur tâ ramazan âhir olunca şeytân

Dehen ü destini mey-hâre yudu sahbâdan
Kûze-i bâdeyi ibrîk-i vuzû’ etdi hemân

Ramazaniylerin dışında halk edebiyatının örnekleri olan Ramazan manileri de ramazan boyunca davulcularla birlikte gezen maniciler  tarafından ahalinin sahura kaldırılması sırasında söylenirdi. Ramazan’ın her günü için ayrı bir mani söylenirdi. İlk günlerde sevinç dolu, Ramazan’ı karşılayan; son günlerde de üzüntülü Ramazan’ı uğurlayan manilerin okunması adettendi. Ramazan davulcuları ve manicileri Ramazan’ın on beşinde, mahallenin bekçisi ile birlikte, peşlerinde mahallenin çocukları  kapı kapı dolanıp bahşiş alırlar, alınan bahşişler davulcu, manici ve bekçi arasında taksim edilirdi. Ramazan manilerine bazı örnekler:

Bu gece ayın evveli
Açıldı İslâm’ın gülü
Geldi Mubarek ramazan
Mesrur etti cân ü dili.

Ezanlar hep okundu
İftarlığım lokumdu
Aç karnına çok yedim
Bana biraz dokundu.

Bu aya hürmet gerek,
Nîmete şükür gerek,
Mübârek Ramazan’da,
Hakka ibâdet gerek.

Ay bitiyor, bayram yakın.
Çoluk çocuk akın akın,
Bayramlığa hepsi talip,
Ne olurum bana bakın.

Beyazıt Sergisi

1876 Ramazanı’nda Mustafa Fazıl Paşa reisliğinde bir komisyon Sultanahmet Meydanı’nda ‘Sergi-i Umumi-i Osmani’ adı altında bir sergi açılması için çalışmalar yapar. Sultan Abdülaziz’in annesi Pertevniyal Valide Sultan’ın maddi destek de sağladığı bu sergi 1876 Ramazan ayının 10. gününde açılır. Sergide Osmanlı topraklarının dört bir yanından ürünler sergilenip satılır. Sergi o kadar çok rağbet görür ki, hem ürünlerini satanlar, hem de satın alanlar memnun kalırlar. Bunun üzerine bu serginin her sene tekrar edilmesine karar verilir. Sergi yeri olarak da hem Sultanahmet’e göre daha merkezi olması nedeniyle, hem de geniş alan olması nedeni ile Beyazıt Camii avlusu belirlenir. Sergi bundan sonraki senelerde herhangi bir devlet yardımı almadan gerçekleştirilir. Beyazıt Sergisi aslında bir nevi yerli malı haftası niteliğindedir ama bir imparatorluğun yerli malı haftası olduğunu unutmamak gerek.  İnsanlar Ramazan günlerinde ikindi vaktinden sonra Beyazıt sergisine giderler ve iftar vaktine kadar sergiyi gezerlerdi. İstanbul’da Ramazan eğlencelerinden en önemlilerinden birisiydi.

Beyazıt Sergisi
Beyazıt Sergisi

Direklerarası

Şehzadebaşı Caddesi’nin Vezneciler ile Damat İbrahim Paşa Külliyesi arasında yer alan bölümü Direklerarası olarak adlandırılmaktadır. Bizans döneminde Philadelphion olarak adlandırılan bu bölge önemli yolların kesiştiği bir kavşak şeklindeydi ve çeşitli anıt ve sütunlarla süslenmişti. Bölgenin bu adı almasında Bizans sütunlarının etkisi olduysa da asıl neden elbette Damat İbrahim Paşa Külliyesi’ne gelir getirmesi amacı ile bu yol üzerinde yapılan sağlı sollu 45 dükkandan oluşan arastadır. Arastanın dükkanlarının revaklarının sütunları bu bölgenin Direklerarası olarak anılmasını sağlamıştır. Burada bulunan kahvehaneler zaman içerisinde tiyatro olarak kullanılmaya başlanmış ve özellikle de Ramazan ayında yapılan eğlencelerin merkezi haline gelmiştir. Zaman içerisinde on beşe yakın tiyatro bu daracık alanda faaliyet gösterir hale gelmişti. Sonraları bu tiyatro salonları yerlerini sinemalara bırakması, eğlence sektörünün de Beyoğlu’na kayması nedeniyle Direklerarası eski önemini yitirmiştir. Bölgeye ismini veren direkler 1910 yılında elektrikli tramvay hattının yapılması sırasında caddeyi genişletmek amacıyla yıkılmıştır.

Direklerarası
Direklerarası

Direklerarası Eğlenceleri

İstanbul’da Ramazan denilince ilk akla gelen şeylerden birisi Direklerarası eğlencelidir. Direklerarası’ndaki dükkanlar Ramazan ayı dışında aslında birer çayhane idi. Bu dükkanların çoğu Ramazan’da da teravih bitip de ahali semte hıncı hıncına doluşana kadar çayhane olarak çalışmaya devam ederlerdi.  İftar sonrası bu çayhaneler büyüklüklerine göre farklı şekillerde eğlence mekanlarına dönüşürlerdi. Neler mi olurdu?

Karagöz-Hacivat: Karagöz-Hacivat oynatılan çayhanelere ve kahvehanelere ‘tatu’ ismi verilirdi, oynatana hayali ya da hayalbaz, onun yardımcısına da yardakçı denilirdi. Oyun başlamadan önce bir saz heyeti sahneye çıkar ve oyun başlayana kadar konukları eğlendirdi ki bu saz heyeti daha sonra oyuna da müzikleriyle eşlik ederlerdi. Oyunun başlamasına 15-20 dakika kala perdeye (ki bu perdeye ayna ismi verilirdi) göstermelik denilen, oynatılacak oyunun konusuna göre bir şekil koyulurdu. ‘Yazıcı’, ‘Ters Evlenme’, ‘Hımhımlı Mandıra’, ‘Tımarhane’, ‘Kanlı Kavak’ ve ‘Zühre’ oynatılan oyunlardan sadece bir kaçının ismidir.

Gölge Oyunu: Karagöz - Hacivat
Gölge Oyunu: Karagöz – Hacivat

Ortaoyunu: Karagöz- Hacivat’ın ete bürünmüş halidir aslında. Karagöz’ün yerini ‘Kavuklu’ Hacivat’ın yerini de ‘Pişekar’ alır. Saz heyeti yerini de bir davulzen ve bir zurnazen. Diğer tiplemeler hemen hemen aynıdır.

Tuluat Tiaytroları: Tuluat tiyatrosu belli bir metne bağlı kalmadan, bir konu üzerine doğaçlama yapılan tiyatro oyunlarıdır. Genelde komedi türünden oyunlar vardır. Süresi oldukça uzundur. Türk tiyatro geleneğinden (ortaoyunu) batılı tiyatro geleneğine geçiş formudur. Genelde müzikal formdadır.

Meddahlar: Günümüzün stand-up’çılarıdır. Sahneye omuzlarında bir basma mendil ve ellerinde bir asa ile çıkarlar ve seçtikleri hikaye ya da masalı aralara sıkça fıkra sıkıştırarak anlatırlardı. Sahneye çıktıklarında ellerinde asayı üç kere yere vurur ve başlarlardı anlatmaya:

‘Hak dostum hak!’

Kukla, Hokkabaz ve Palyoçalar: Daha çok çocukların rağbet ettiği sahne oyunlarıdır. Hokkabazlar zaman zaman sahne dışında çıkıp ipte yürümek gibi daha büyük gösteriler de yaparlardı.

Huzur Dersleri

Huzur dersleri Fatih Sultan Mehmed zamanında; ulemanın padişah huzurunda dini konular hakkında konuşmaları, tartışmaları şeklinde başlayan geleneğin III. Mustafa zamanında 1759 senesinde sistematikleştirilmiş haline verilen isimdir. Bu konuyla ilgili olarak 1759 senesinden öncesine dair bilgiler günümüze pek ulaşmamıştır. Bu tarihten sonra yapılan huzur derslerinin amacı hem kafes usulü yetişen padişahların dini konularda yetiştirilmesini hem de ulemanın yetkinliklerini padişah huzurunda göstermelerini sağlamaktı. Huzur dersleri Ramazan ayının ilk 10 gününde öğle ve ikindi namazları arasında 8 ayrı oturumda yapılırdı. Derslere ’mukarrir’ denilen müderrisler katılır, padişahın ve enderunun önde gelenleri mukarrirleri dinlerlerdi. Zaman zaman huzura çıkan müderrislerin sayılarının artırılabilmesi için huzur dersleri Ramazan’ın ilk 20 gününe yayılarak yapıldı. Mukarrirlerin karşısına da yine müderris olan dinleyiciler (muhattaplar) çıkartılıyordu. Genellikle 8 mukarrir ve 13 muhatap huzura çıkardı ve bunları dönemin şeyh-ül islamı belirlerdi. Son huzur dersleri Sultan Vahdettin’in huzurunda 28 Nisan – 8 Mayıs  1922 tarihleri arasında yapıldı. Huzur derslerine ‘huzur-ı hümayun’ ve ‘ders takriri’ de denilirdi.

Narh ve Zimem Defterleri

Narh defterleri devlet tarafından belirlenen ürün ve hizmet fiyatlarının yazıldığı defterlerdir. Bu fiyatlar loncalar vasıtası ile esnafa iletilir ve fiyatların sabit olması sağlanırdı. İstanbul’da Ramazan ayı öncesinde ve esnasında bu narh defterlerinde yazılan fiyatlara esnafın uyup uymadığı çok sık kontrol edilir, uymayan esnafa katı cezalar verilirdi. Böylece ticaretin arttığı Ramazan boyunca halk korunmuş olurdu.

Zimem defterleri de esnafın tuttuğu veresiye defterleriydi. Ramazan ayı boyunca hali vakti yerinde kişiler, rastgele bir dükkana (bakkal, kasap vs) girer ve o dükkanın zimem defterinden rastgele sayfalar belirleyip o sayfada borçları öder ve sayfaları yırtıp atarlardı. Hayır işlemenin bir başka güzel yolu…

Diğer Bazı Ramazan Adetleri

  • Ramazan’ın 14’ünden itibaren Topkapı Sarayı’nda Hırka-i Saadet ziyareti.
  • Enderun usulü teravih: Teravih namazında her dört rekatta bir sesi güzel müzezzinlerin farklı makamlarda eser ve ilahiler okumasıdır. İlahilerden sonra imam namazı müezzinlerin okuduğu ilahinin makamına göre kıldırırlardır.
  • Cumhur müezzinliği: Kadroları kalabalık olan camilerde bütün müezzinlerin namaza iştirak etmesine verilen isimdir.
  • Sadaka taşları: Ramazana özel bir gelenek olmasa da Ramazan aylarında yoğun olarak kullanılılırdı sadaka taşları. Sadaka vermek isteyenler, şehrin farklı yerlerinde sadaka taşlarına ellerinden geldiğince sadaka bırakırlar, ihtiyacı olanlar da ihtiyaçları kadarını oradan alırlardı.
Başkaları ile paylaşmak isterseniz:

Alakalı Yazılar