fbpx
Arap Camii

Perşembe Pazarı Semti’nde sokak aralarında dolanırken hiç beklemediğiniz, ummadığınız bir anda karşınıza kocaman bir yapı çıkar. Tuğladan örme bu yapının ne olduğunu anlamak için hemen avlusuna atarsınız kendinizi. Bir mahalle gibidir avlusu; hareketlidir, insanlar otururlar, muhabbet ederler, çocuklar oyun oynarlar. Daha avluya girerken bir tabelada yazan tarih karşılar sizi ve şaşırtır aynı zamanda çünkü 717 yazmaktadır üzerinde. Neredeyse 1300 senelik bir yapı. Biraz sorup soruşturunca daha da şaşırırsınız; yapının adı ise Arap Camii. Söylenene göre 715 yılında İstanbul’u fethetmek için şehri kuşatan Emeviler Galata’yı almışlar ve avlusunda bulunduğunuz Arap Camii’ni 717 yılında inşa etmişler. Daha sonra kuşatmayı kaldırıp İstanbul’u terk ettiklerinde de cami kiliseye çevrilmiş. Ta ki 1453 yılında Fatih İstanbul’u tekrar alana kadar. İstanbul fethedilince teslim olan Galata podestası (Podesta: Cenevizlilerin koloni yöneticilerine verdikleri ünvan) Galata’nın anahtarını Fatih’e teslim eder, gelenek üzere fethedilen bir şehrin en büyük ibadethanesi camiye çevrildiği için de bu kilise tekrar camiye çevrilir… 


İnternette biraz araştırma yapınca kısaca anlattığım bu tarihçe karşınıza hemen hemen her yerde çıkıyor. Hatta resmi kuruluşlara ait kaynaklarda bile. Nasıl çıkmasın ki? Caminin içerisindeki kitabede bile bu tarihçe yazmakta. Kitabenin tarihi mi? Tarihi eser elbette ama 1807’den kalma. Yani aslında avlusunda durduğunuz yapı İstanbul’da cami olarak yapılan ilk yapıdır yazılan bu tarihçeye göre.

Gerçek Tarih

Biraz kaynak karıştırınca karşınıza alternatif bir tarih çıkıyor bu sefer: Galata’da şu an caminin bulunduğu yerde daha 6. yy’dan kalma bir kilise bulunmaktadır aslında. Latin istilasının hemen ardından sur içinden dışarı atılan Cenevizliler (e artık Bizans’ın Latinlere pek itimadı kalmamıştır) bu eski kilisenin yerine daha büyük bir kilise yaparlar. Kilise San Paolo adınadır. Kilisenin hemen yanına Dominiken tarikatı (Hristiyanlığın ‘önce kilise’ diyen tarikatı, ortaçağ engizisyonu bu tarikat vasıtası ile ihya olmuştur) tarafından bir manastır kurulur. Manastırın burada Dominiken cemaatini artırmasından dolayı kilisenin adı zamanla San Paolo ile birlikte San Domenico olarak da kullanılmaya başlanır ve hatta bu isim ilk ismin yerini bile alır.

1453’te Fatih’in İstanbul’u fethinden sonra müslüman cemaatin yavaş yavaş Galata’ya da yerleşmesinden dolayı bölgede bir camiye ihtiyaç doğar. Haliyle yörenin en büyük kilisesi konumundaki San Domenico Kilisesi de camiye çevrilir. Minare olarak da kilisenin çan kulesi kullanılacaktır. Kilisenin fresklerine zarar verilmeden üzerleri sıva ile kapanırlar. Kilise artık cami olmuştur. Fatih Vakfı’na bağlanır ve adı da Galata Camii Kebiri olarak kayıtlara geçer (Arap Camii diye değil, dikkatinizi çekerim).

Daha sonra, 1492 yılında İspanya’da imzalanan Elhamra Kararnamesi ile birlikte göçe zorlanan Yahudilerle birlikte bir kısım Araplar da göçe zorlanır. Göç eden bu Araplar Haliç kıyısında Galata Camii Kebiri civarına yerleştirilirler (Yahudiler de yine Haliç kıyısında Hasköy’e yerleştirilmişlerdi). Gel zaman git zaman, bu caminin adı cemaatinin Arap yoğunluğundan dolayı Arap Camii adını alır. 

Tamiratlar

Arap Camii 1807 senesinde bir yangın geçirir. Bu yangın sonrası hemen tamiratı yapılır. Ancak bu tamirat esnasında Divan-ı Humayun katiplerinden Hacı Emin Efendi yazının başında bahsettiğimiz tarihçeyi mermer bir kitabeye kazır ve bu kitabe de caminin içine asılır. Belli ki hiç bir tarihi dayanağı olmayan, şehir efsanesi bir tarihtir kitabeye nakşedilen. Bu tamirattan yaklaşık yüz sene sonra 1913’te bir tamirat daha görür cami. Ancak bu sefer yüz sene önce yazılan kitabeyi doğrulayacak nitelikte değişiklikler yapılır. Arap mimarisine benzer özellikleri olan yeni bir cephe ve son cemaat mahfili eklenir. Bu tamiratın projesi Mimar Kemalettin’e (Bkz. Cebinizdeki 20 TL’nin arka yüzü) aittir. Uygulamalar, Giritli Hasan Bey tarafından yapılmıştır. Bir de kaldırılan sultan mahfili merdivenlerinin olduğu yerde bir mezar ortaya çıkarılmıştır ki (Rüya ile bulunmuştur bu mezar.) İslam Ansiklopedisi’nde bile ‘bir Arap Baba merkaddi (mezarı) diye geçen mezar bir anda Emevi orduları komutanı Mesleme Bin Abdülmelik’in mezarı olmuştur.

Bir şehir efsanesinin nasıl doğduğuna en güzel örnek aslında Arap Camii.
Biz, yazının başlığına gelelim şimdi. Arap Camii 1999 Gölcük Depremi’nde küçük çapta zarar görür. Sıvaları dökülmeye başlar. Ancak bu dökülen sıvaların altından bir tarih çıkar: Fetih öncesi dönemlerden hatta 14.yy’dan kalma freskler ve mozaikler. İşin ilginci bu eserler beklenildiği üzere ortaçağ sanatının değil, rönesans sanatının özelliklerini göstermektedir. Rönesansın 15.yy’da Floransa’da başladığının kabul edildiği düşünülürse bu oldukça şaşırtıcıdır. Yoksa rönesans, NTV Tarih Dergisi’nin iddia ettiği gibi gerçekten İstanbul’da mı başlamıştı (NTV Tarih Dergisi, Sayı:39, Nisan 2012)?

Avrupa Kültür Başkenti kapsamında kabul edilen projelerden birisi ile birlikte 2010 senesinde Arap Camii restore edilmeye başlanır. Bu restorasyon çalışmaları sırasında tüm freskler ve mozaikler ortaya çıkarılır, tespit edilerek kayıt altına alınırlar. Sonrasında zarar görmeyecekleri şekilde tekrar üzerleri sıva ile örtülerek kapatılırlar. Mart 2012’de restorasyon çalışmaları bitirilir, Temmuz ayında da cami tekrar ibadete açılır. Ancak bir tarihin üstü tekrar örtülmüştür.

Başkaları ile paylaşmak isterseniz:

Alakalı Yazılar